• ANASAYFA
  • facebooktwitteryoutubegoogle+

    AB ÜLKELERİNDE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ VE TÜRKİYE

    Avrupa´da  Din-Devlet ilişkileri uzun ve karmaşık bir süreç içinde entellektüel ve kültürel bir hareketin sonucu olarak ortaya çıkan ve ülkeden ülkeye görecelilik arzeden bir yapı arzetmektedir. Laiklik  ve Sekülerlik kavramlarıyla ifade edilen bu yapı Şerif MARDİN´in deyişiyle  "bir sosyal tarih gelişiminin yüzeydeki ifadesidir"[1]. Türkiye gibi müslüman bir ülkede dinî ya da dinî olarak nitelenen müesseselere gördürülen fonksiyonların din dışı ya da din dışı olarak nitelenen teşekküllere sağlıklı bir aktarımı yapılmadan, dahası   entellektüel ve kültürel bir hazırlık olmadan devreye sokulan laiklik[2], "meşrulaştırma" kavgalarının kaygan zemininde kendisine çeşitli anlamlar giydirilerek,   AB’ye hazırlanan ülkemizin gündemini hala meşgul etmektedir. 

                 II. Dünya savaşından sonra, genelde Avrupa ülkelerinde, özelde ise Türkiye´de dinin yeniden önem kazanması, onun toplum ve siyasi hayattaki yerini yeniden belirleme ihtiyacını gösteren müzakerelere yol açmıştır. Nitekim dinle devlet ilişkilerini düzenlemenin gereği olarak nitelenen lâiklik üzerine, gerek Batı basınında, gerekse ülkemizde yayınlanan sayısızca kitap, makale, vb. bu sancıyı ortaya koymaktadır. Doğrusu, bilindiği gibi din-devlet ilişkileri problemi yeni olmayıp, 1789 Fransız ihtilaline gelmeden önce Batı´da Hıristiyan geleneğinin olduğu ülkelerde ele alınmış, Fransa ve diğer Batı ülkelerinde farklı çözümler ortaya konarak[3] dinin devlet ve toplum içindeki yeri ve rolü farklı biçimlerde belirlenmiştir[4].

                Din-devlet ilişkisine ilişkin tartışmanın bizdeki tezahürü ise Tanzimat(Batılılaşmay)la başlayan süreç içinde eşitlik prensibinin uygulanması  ile gelişmiştir.[5] Genel olarak İslam dünyasında olduğu gibi[6] Türk-İslam kültüründe "Batılı anlamda" kendi dinamikleriyle bir laiklik oluşmuş değildir. Bu dönemde Osmanlı toplumunda yaşayan gayrı müslimlere müslümanlarla eşit, siyasî ve hukukî hakların tanınması, devleti yaşatıp ayakta tutmanın en önemli çaresi olarak görülmüştür. Eşitlik prensibinin uygulanması, devletin vatandaşlara muamelesinde din farkını ortadan kaldıran laik bir anlayışla mümkün olacağı düşünülmüştür. 1856´da ilan edilen Islahat Fermanı söz konusu laik(seküler) anlayışı tesis eden bir belge olarak belirmekte ve her alanda dinî eşitsizlikleri ortadan kaldırarak lâikliğe giden yolu açmaktadır.

                İki Meşrutiyet deneyimi ve son olarak Cumhuriyet´le, günümüz Türkiye´sinde 1928´e kadar İslam, devletin resmî dini olarak zikredilmiş ve 1937´den itibaren din Anayasadan çıkarılarak yerini "lâiklik"e bırakmıştır. Ancak Anayasada lâiklik olarak nitelenen bu kavram, dünyada terk edilmeye başlanan 19. yy´ın pozitivist anlayışına bağlı bir ideoloji haline getirilerek uygulamada "lâikçilik" olarak kendini  göstermiştir. Öyle ki Atatürk´ün yaptığı reformlardan biri olan lâikliği kendisinin yorumundan başkasına bırakmayan ve bir dönem Türkiye´nin ve Türk toplumunun kaderinde rol oynamış olan tek parti döneminin iktidarı, lâikliği yalnız din ile siyasetin arasında bir alaka kurulmaması değil, sosyal hayatın her yönü ile din arasında bir münasebet kurulmamasıdır şeklinde  algılayarak onu alternatif bilimsel bir dinmiş gibi kabul etmiş ve böylece  laikliğin sosyal hayatın her yönünü,  çağın, hayatın müsbet bilimin verilerine uydurmayı içerdiğini iddia ederek  bir takım uygulamalara gitmiştir[7].

                  Türkiye´de 1950´lere kadar olan dönemde anlam ve kapsamını büyük bir çoğunluğun bilemediği, bilenlerin ise yukarıdaki gibi yorumladığı bir lâiklik politikasıyla beraber, daha çok Fransız lâiklik anlayışına istinaden lâikçilik hakim olmuş, fakat çok partili demokratik bir rejime geçişten sonra, Cumhuriyet kanunlarına uygun parti programları çerçevesinde Türkiye´nin dinî ve sosyal yapısına uygun lâiklik anlayışları da  tartışılmaya başlamıştır. Diğer yandan Türkiye´nin yaptığı uluslararası  anlaşmalar, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi, Paris AGİK anlaşması gibi bağlantılar, Türkiye´deki demokratikleşme sürecine paralel olarak dinî gelişmeyi, dolayısıyla lâiklik anlayışını pozitif manada etkilemiş görünmektedir. 

                Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de dinin “yükselen bir değer olarak” devreye girmesi, dinle ilgili lehte ve aleyhte düşünsel, siyasi, sosyolojik tepkileri de beraberinde getirirken laiklik gündeme gelmektedir. Bu bağlamda Türkiye´de lâikliğin tehlikede olduğunu dile getiren söylemle, dini, ferdi ve toplumsal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak gören bir anlayışın yanında daha çok ideolojik ve siyasi  bir perspektifle savunmaya girişen söylem arasında çatışmaya götürücü, uzlaşmaz alanların belirdiği görülmektedir  Her iki kesimin kendine göre ileri sürdüğü haklılıkları olmasına rağmen, olaya sert, birbirini tahrik ve tahrip edici  şekilde yaklaşmaktansa, bu konuyu ciddî olarak ele alıp geleceğe hazırlanan Türkiye´mizde köklü çözümlere gitmenin; ülkemiz, devletimiz ve toplumumuz için sevindirici olacağı kanaatine sahibiz. Geçmişte Cumhuriyetin kuruluş yıllarından günümüze gelinceye kadar ne dinin[8] ne de laikliğin[9] –din devlet ilişkileri bağlamında- entelektüel anlamda tam olarak tartışılamadığını ve toplumsal bütünleşmemiz açısından istenildiği ölçüde belirli bir zemine oturtulamadığını dikkate aldığımızda bunun gerekliliği anlaşılacaktır.   Böyle bir girişimde, bir taraftan T.C. devletinin uluslararası camiada yüklenmiş olduğu sorumluluklarını, lâiklik ilkesinin Anayasal bir nosyon olduğunu göz önünde bulundurup, diğer yandan toplumumuzun büyük çoğunluğunun müslüman olduğuna dikkat ederek, yine Anayasamızda yer alan din ve vicdan özgürlüğünün, dini öğrenme, öğretme ve yaşama özgürlüğünün yanında İslam´ın devlet ve milletimizi kucaklaştırabilecek özelliğini dikkate alma son derece yararlı olacaktır.

                 Bu aşamada Batı ülkeleri  gözönüne  alınacak olursa,  lâiklik her ülkenin dinî, tarihî ve sosyal şartlarına göre yapılanmış, dolayısıyla lâiklik bir çatışma unsuru değil uzlaşma unsuru haline gelerek, bizdeki gibi gündemi belirleyecek şekilde ne bir lâiklik ve devlet düşmanlığına, ne rejim bunalımına, ne de tersine din düşmanlığına yol açmaktadır. Çünkü lâiklik bu ülkelerde gerek din çatışmalarını gerekse insanların ferdî planda inançlarından dolayı baskı görmelerini önleyen, din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan bir yöntem olarak algılanmaktadır. 

                Gerçekte Batıda olduğu gibi ülkemizde de lâiklik, çoğu defa dinle devletin ayrılması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanıma  göre iki husus ortaya çıkmaktadır:  Devlet bir yandan bütün din ve dinî kurumların etkisinden bağımsız olacak, diğer yandan dinler de devletten bağımsız ve hür olabileceklerdir. Ancak bu ideal durumu gerçekleştirmek (hiç bir ülkede) iki sebepten dolayı olmamış veya çok nadir olarak uygulanmıştır. Her şeyden önce devlet toplumla olan bağı münasebetiyle dinden tamamen bağımsız olamamakta, öte yandan dinin gerek eğitim, gerekse  muamelât yönünden toplumla olan ilişkisi lâik devlet ile dini zaman zaman karşı karşıya getirmektedir. Bu durumda devlet dine müdahele ederek sınırlamalar getirmekte, dolayısıyla dinin devletten bağımsız olarak ayrılıp örgütlenmesi gerçekleşmeyip sonuçta devletin müdahele ettiği veya devlete bağlı bir din örgütlenmesini ortaya çıkarmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, tarihî seyri içinde İslam ve diğer dinler devletin ve yerel şartların durumuna göre örgütlenmişlerdir[10]. Yine devlet(ler)in dinî ortamlarda çıkan kargaşalara müdahale ettiği, kamu yararını gözeterek tedbirler aldığı bir vakıadır. Bugün de devlet kamu düzeni ve genel menfaati dikkate alarak dinin esasına müdahale etmeksizin kaide ve kurallar koyabileceği gibi, tersine din(ler) de Anayasal bir hak olarak, devletten din hürriyetine saygı ve dinî pratiklerin yerine getirilmesinin devlet tarafından korunmasını ve garanti altına alınmasını Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesine göre isteyebilirler.

                Ancak bu durumda  kavram kargaşalarını önlemek için lâikliği yeniden sorgulamak, kavramını ve içeriğini  daha iyi anlamak gerekecektir.

                Lâiklik ve İçeriği

                Lâikliğin tam ve kesin bir tarifini yapmak zordur. Her şeyden önce o soyut bir kavram olduğundan, maddî bir şeye tekâbül etmemekte ve dinle devlet arasındaki ilişkiyi içermektedir. Dinle devlet ilişkileri ise, devletlerin dinlerle geçirmiş olduğu tarihî süreç ve onların yapılarıyla ilgili olduğundan görecelidir. Yani din-devlet ilişkileri ülkelere göre değişken olup, farklılık arzetmektedir.

                Diğer yandan lâiklik, devletin dinden yoksun bırakılması, dinden soyutlanması cihetiyle ele alındığında, dinle devlet arasında pozitif bir bağ oluşmadığından, negatif bir anlam kazanmaktadır. Bununla beraber başlangıçtan günümüze lâiklik, gerek doğduğu, gerekse yayıldığı farklı ülkelerde statik bir yapı oluşturmayıp, gelişen, farklı anlam ve uygulamaları olan bir kavramdır. Böyle bir yapıya sahip olan lâiklik kavramı, farklı şekillerde tanımlanmakta ve böylece kavram kargaşasına yol açılarak-özellikle ülkemizde- içinden çıkılamaz bir durum ortaya çıkmaktadır. Oysa lâiklik Avrupa ülkelerinde kargaşa değil, kendisiyle iç barışın sağlandığı din-devlet ilişkilerini belirleyen bir nosyondur. O halde burada lâiklik nedir sorusunun cevabından önce ne değildir sorusuna cevap arayalım.

                Lâiklik  hiç bir zaman dinin terk edilmesi  ya da ona karşı savaş açılması demek değildir. O, dinle devletin birbirinden ayrılmasını  ifade eder(bu ayrılmanın tam olarak gerçekleşemeyeceğini önceden  belirttik).  Sözkonusu ayrılma hangi derecede olursa olsun, gerçekleştirilirken Batı (özellikle Fransa)´da  şiddetli çatışmalar olduğu gibi ülkemizde de bir takım  sıkıntılar olmuştur. Fakat bunu dine karşı bir tavır alma değil de "din anlayışlarına" karşı alınan bir tavır olarak algılamak, en azından günümüzde bir konsensus için gereklidir. Bugün geçmişte lâiklik adına yapılan bazı yanlışlıkları, dindar halkı tahrik edici  şekilde ortaya dökmek, ya da lâikliği savunmak için dini ve dindarları tahkir edici pozisyonlara girmek toplumumuza bir şey kazandırmayacağı gibi, ülkemiz insanları arasında yeniden kamplaşmalara ve aralarında düşmanlıklara yol açacak yahut olanları yeniden körükleyecektir. 

                Lâiklik ne bir doktrin, ne bir felsefe, ne de bir ideolojidir. Batıda Ferdinand BUISSON[11]  gibileri "lâik bir imandan" sözetmekte ve bundan kaynaklanan "lâik ahlâka" ulaşmaktadırlar. Esas görevi kutsalla kutsal olmayanın arasını ayırmak olan laikliği bazı pozitivistler, bir felsefe veya bir akıl ya da teknikten ruhunu alan bir tür "din" olarak kabul etmekte ve ona kutsallık atfetmektedir. Oysa lâiklik bir din olarak kabul edilirse, önce onu ortadan kaldırmak için lâikleştirmek gerekecektir.Bu ve benzeri tanımların lâikliği yeterli ve tam olarak tanımlayamadıkları anlaşılmakla birlikte, önceden ifade ettiğimiz gibi, onun  tek bir tarifini yapmak zordur. Kanaatimizce, ulaşabildiğimiz bilgiler çerçevesinde, onu açıklamak için -Maurice Barbier[12]´den de yararlanarak- iki  açıdan bir yaklaşımda bulunmak mantıklı gibi görünmektedir. Birincisi dinle devletin ayrılması, ikincisi nötr olmak, yani dinler karşısında tarafsız kalmak.

                Dinin devletten ayrılmasından maksat dinle toplumun ayrılması değil, devletin dinin etkisinden kurtulması ve her ikisinin birbirinden bağımsız kalmasıdır. Devlet dinden soyutlansa da, devlet gibi lâik olmayan, olamayan, olmak zorunluluğu da bulunmayan toplumdan soyutlanamaz. Din toplumların ayrılmaz bir parçası olduğuna göre, toplumla bağlarını kesemeyen devlet dinden ne kadar soyutlanacaktır? İşte burada toplumun dine bağlılığı, devletin toplum için vazgeçilmezliği hususları gözönünde bulundurularak kurulan denge, dinle devlet ayrılığının ölçüsünü, diğer bir ifadeyle dinle devlet ilişkisinin boyutunu ortaya koyacaktır. Bu denge toplumun dinî değerlerini hiçe sayarcasına laik devletten yana olursa, toplumu devlete, devletin tutum ve rejimine karşı tavır  almaya,  iç ve dış dengeleri sarsan  kaotik bir yapıya yolaçabilir. Bugün içinde yaşadığımız çağ ve bölgede, içerde ve dışarda göz önünde bulundurulan çeşitli dengeleri hesaba katmaksızın dinden yana bir tavır konulursa, bu takdirde devlet, dolayısıyla mevcut toplum ve toplumun yaşadığı değerler belki olumsuz yönde etkilenecektir. Bize göre en önemli nokta budur. Bugün ülkemizin dışarıda itibarını korumak ve din-devlet ilişkileri açısından uygunluk lâiklikle oluyorsa ve bu anayasal bir durumsa bunu korumak, içerde iç barışı sağlamak ve  çoğunluğu müslüman olan halkla devleti kucaklaştırmak onun dinî hayatına saygı ve dinî yaşantısını devletçe garanti altına almakla gerçekleşecekse, bunun icaplarını yerine getirmek gerekir. Kanaatimizce Türkiye bu problemi aşarsa din-devlet ilişkileri bakımından 21. yy.´ın  sıkıntısı az ülkeleri arasında yerini alacaktır.

                Burada şunu da belirtmekte fayda var. Özellikle devletin dinden soyutlanıp toplumdan soyutlanamayacağı konusunda yanlış bir yola sapılmakta, lâikliğin göreceli olduğu unutulmakta, Hıristiyânî gelenekten esinlenen ülkelerdeki uygulamadan hareket edilerek, İslamın sosyal içerikli bir din olduğu unutularak veya hiçe sayılarak lâik bir ülkede  dinin toplumsal hayattan  kişisel-özel hayata geçtiği söylenmektedir. Dolayısıyla bundan dinin sadece  özel, ferdî bir yaşantı olduğu ve özel yaşantıyı içerdiği sonucu çıkmaktadır. Böylece dinin sosyal hayata etki edemeyeceği hükmüne varılmaktadır. Oysa devlet alanıyla ferdî alan çoğu kez karıştırılarak, özellikle ferdî yaşamın bir toplum içinde devam ettiği unutulmakta ve gözardı edilmektedir. Kaldı ki bu duruma göre, dinin ferdî hayatla  sınırlandırılması, sosyal yaşamdan çekilmesi demek değildir.  Lâikliğin gereği olarak dinin devletten ayrılmasında sözkonusu olan,  dinin devlet-siyaset işlerine müdahelesini kesmesidir.  Dinî hayatın gerekleri toplumda hür olarak var olmalı,  varlığını sürdürebilmelidir.

                Dinle devletin ayrılması birbirleriyle olan ilişkilerine engel teşkil etmez. Nitekim lâikliğin Avrupa ülkelerinde en sıkı bir separasyon(ayrılık) şeklinde uygulandığı Fransa´nın içerde Kiliselerle olan ilişkileri devam ettiği gibi, uluslararası olarak, Roma´da, Papalıkla ilişkileri de sürdürülmektedir.[13]

                İkinci yaklaşım olan devletin dinler karşısında nötr(tarafsız)olması, ülke içindeki dinî azınlıklara müdahele etmeyip serbest bırakmasını gerektirir. Ancak burada hemen belirtelim ki her ülkede  çoğunluk durumunda olan inanç sahipleri vardır. Bu ülkelerde devlet dinler karşısında tarafsızlığını korurken, sanki çoğunlukta olanlara yaklaşımı daha sempatizan gibi bir görünüm arzetmektedir. Bu görünüm belki de çoğunlukta olan (Fransa´da Katoliklik, Danimarka´da Protestanlık, İngiltere´de Anglikan Kilisesi, Türkiye´de İslam gibi) inanç sahiplerinin daha geniş imkanlara sahip olduğundan  dinî örgütlenmelerinin de geniş olmasının vermiş olduğu bir yanılgıdır. Örneğin; Nasıl ki Fransa gibi lâik bir ülkede Katolikliğin ağırlığı her yerde hissediliyorsa, Türkiye gibi devleti lâik, halkı müslüman olan bir ülkede İslamın sosyo-kültürel ağırlığının* belirginleşmesi sosyolojik olarak kaçınılmaz görünmektedir. 

                O halde laiklik  dinle devletin birbirinden ayrılmasıdır derken, dinin devletin işlerine müdahele etmekten alıkonması olmakla birlikte, fert ve toplum olarak onu yaşama hakkının korunması olmalıdır.

    Laikliğin dinlere karşı tarafsız olması  şeklinde  tanımlanması devletin hiç bir dine yakın olmaması demektir. Ancak Avrupa Topluluğu ülkelerinden hiç birinde ne buraya kadar sözünü ettiğimiz ideal lâiklik anlayışı uygulanmakta, ne de lâiklik evrensel olarak her yerde aynı tür bir uygulama ile karşımıza çıkmaktadır.  Elinizdeki çeviride ortaya konan Avrupa Birliği ülkelerindeki lâiklik-sekülerlik uygulamaları bunu doğrulamaktadır.  

                Çeşitli Avrupa  Birliği Ülkelerindeki Durum

                Lâiklik yukarıda arzettiğimiz gibi  ister din-devlet ayırımı,  ister devletin dinler karşısında tarafsız olması, isterse hem din-devlet ayırımı hem de devletin dinler karşısında tarafsız olması bakımından ele alınmış olsun, hiç bir Avrupa ülkesinde tam olarak uygulanmadığı gibi, hiç birindeki uygulama diğerine benzememektedir.[14] Bunlardan bir kısmı lâikliği  önemsemeyip devlet dinine ya da millî bir dine sahiptirler. Bu durumda devlet ne dinler karşısında tarafsız, ne de dinden bağımsız olabilmektedir. Aksine değişik yönlerden kilisenin yönetim ve işlerine müdahele etmekte, din adamları devlet memuru olarak kabul edilmekte ve devletten maaş almaktadırlar. Bu duruma en iyi örnek İngiltere, Danimarka ve Yunanistandır. Bu ülkelerden İngiltere´de Anglikan, Danimarka´da Luthercilik, Yunanistan´da Ortodoksluk´la devlet arasında çok yakın bir ilişki ve birlik vardır. Şöyle ki:

                 İngiltere´de Anglikan Kilisesi resmî bir özelliğe sahiptir.[15]  Taç giyme töreni dînî bir törendir ve Kral tacını Cantorbury Başpispokosundan alır. Protokol sırasında, Başpispokos hemen Kral´ın en önemli yakınlarından sonra gelir. Parlementerler görevlerine bir dua  ile başlar ve Anglikan Kilisesi parlementoda bir temsilci bulundurur. Devlet Başkanı(Kral) aynı zamanda Anglikan Kilisesinin başkanı olup, Başbakanın önerisiyle Kilise papazlarını tayin eder. Parlemento Kilisenin örgütlenmesi için yetkili olup, onun doktrin ve ibadet yerlerini denetler. Cantorbury ve York Başpiskoposlarıyla beraber 24 Anglikan Piskopos´u Lordlar Kamerasının üyesidirler.[16] Kilise harcamalarının yarısı hükümet tarafından karşılanıp, Kilise diğer gelirlerinden devlete vergi vermekten muaftır. Her türlü uygulamalarında tamamıyla serbesttir. Sayısızca okul kiliselere bağlıdır,[17] ve bunlar belirli şartlarda devletten yardım alırlar. Devlet Okullarında din dersleri aksine bir talep olmadığı takdirde (yani Anne-baba itiraz etmediği takdirde) resmî müfredat içinde okutulmaktadır.1944´te eğitime dair düzenlenen kanun gereğince din eğitimi ve her gün  okullarda derse Hıristiyan geleneklerine göre dua ile başlamak mecburîdir.[18] Yine bu kanuna göre hiç kimse dinî görüşünden dolayı öğretmenlikten atılamıyacağı ya da farklı muameleye tabi tutulamıyacağı gibi, dinî inancı olmayan birine de din eğitiminde görev verilemez. 1988´de yapılan "Education Reform Act" ile İngiltere´de dinî geleneğin Hıristiyanlık olduğu ve bu doğrultuda eğitim yapılması gereği vurgulanmıştır.[19] 

                Danimarka´ya gelince, bu da İngiltere gibi lâikliği önemsemeyip, dinle devlet arasında bir ayrılık gözetmeyen ülkelerdendir.[20] 1953 Anayasası gereğince  Danimarka´nın "Millî Kilisesi" Lutherci Evanjelik Kilisedir. Bu Anayasanın 4. maddesine göre, Kilise devleti destekler ve Kilisenin statüsü kanunla belirlenmiştir. Kral bu Kiliseye mensup olmak mecburiyetindedir. Kral´ın adına hükümet´çe görevlendirilen bir bakan Kilise işlerini yürütür. Papazlar memur statüsünde olup devletten maaş alırlar. Söz konusu ülkede Kilise devlete bağlıdır, ancak onun devlete bağlı olması gerçek din hürriyetine engel olmayıp aksine gelişmesini sağlar. Anayasanın 67. ve 70. maddeleri  din ve inanç hürriyetini ifade eder.  Öğrenimin her kademesinde devlet tarafından desteklenen  din eğitimi vardır ve bu eğitim resmî müfredâtın bir parçasıdır.  Diğer yandan devlet, İlahiyat Fakültelerinde  onların dinî otoritelerine müdahale etmeksizin din adamlarının yetişmesini sağlar.

                Avrupa Topluluğu üyesi olan komşumuz Yunanistan´da da din devlet ilişkileri İngiltere ve Danimarka´dakine yakın bir durum arzeder.[21]  Yunanistan´da din(Ortodoksluk) egemen bir konuma sahip olup, halkın % 96´ını temsil etmektedir. Ortodoks Kilisesinin statüsü 1975 ve 27-31 Mayıs 1977 tarihli kanunla belirlenmiştir. Ortodoks Kilise bütün Anayasalarda Yunan devletinin resmî  "egemen  dini" ve "üstün" dini olarak tanınmıştır.  Bugün "Yunanistan´da egemen din, Hıristiyan Doğu Ortodoks Kilisesinin Ortodoksluğudur; İsa Peygamberi tek önder kabul eden Yunan Ortodoks Kilisesi, İstanbul Büyük Ortodoks Kilisesiyle ve Apostolik kutsal hukuku ve aynı şekilde din işleri kurullarının kutsal geleneklerini sürekli olarak(...) gözetip aynı dogmaları kabul eden diğer kiliselerle  ayrılmamak üzere birleşmiştir".[22] Ortodoks Kilisesi idârî olarak bağımsız olup, bütün Başpiskoposların iştiraki ile oluşan "Saint Synode"(Kutsal Din İşleri Kurulu) tarafından yönetilir. Bağımsız olduğundan dolayı devlete bağlı bir kilise denemese de onun devletle çok sıkı hukukî bağları olduğu ve ´Millî bir Kilise" olduğu kesindir. 1977 tarihli kanun Ortodoks Kilisesinin görevlerini düzenlemekte ve devletle olan ilişkilerini belirlemektedir. Bu kanunun 2. maddesine göre[23] Kilise gençlerin Hıristiyan eğitimi, orduda dinî hizmet ve aile müessesesini canlandırma gibi kamu menfaatini ilgilendiren konularda devletle işbirliği yapmaktadır. Dine karşı yapılan saldırılara karşı devletten yardım isteyebilmektedir. Kilisenin kıydığı nikah resmî nikah yerine geçmektedir. Devlet okullarında Ortodoksluk öğretilmektedir. Anayasanın 16/2 . maddesinin göre "eğitimin amacı <<millî ve dinî şuuru>> geliştirmektir".[24]  Ayrıca devlet, Kilisenin harcamalarına katkıda bulunmaktadır.

                Görüldüğü gibi bu üç ülkede devlet bir dine bağlı kalarak tarafsız olamamakta, dolayısıyla lâiklik prensibi her zaman tanımlana gelen din devlet ayırımı şeklinde algılanmamakta ve uygulanmamaktadır. Böyle olmasına rağmen gerek bu üç ülke içinde, gerekse dışardan hiç bir tepki oluşmayıp her biri din devlet ilişkilerini, ülke ve toplumlarının tarihi süreç ve günün sosyal ihtiyaçlarına göre rahatça yürütmektedirler. Sonuç olarak bu üç ülkede din devlet ilişkilerinin halkın inançları dikkate alınarak düzenlendiği ortaya çıkmaktadır.

                Avrupa Topluluğuna üye ülkelerden Almanya, Hollanda, Belçika ve Luxembourg´da dinî çoğulculuğun hakim olup yarı lâikliğin uygulandığını müşahede ediyoruz. İlk ikisinde Katoliklik ve Protestanlığın önem kaydedip devlet yanında ağırlık kazandığını, diğer iki ülkede Katolikliğin ve egemen olan diğer dinlerin ve bunların ileri gelenlerinin devletle olan ilişkilerinin ağırlığına göre kıymet kazandığı görülmektedir.

                Almanya´da ne devlet dini ne de Millî bir Kilise vardır. 1919 Anayasasının 137. maddesi 1949´da 140. maddeyle muhafaza edilip, din konusu açıkça şöyle belirtilmektedir: "Devletin dini yoktur".[25] Bu açıdan devlet lâik denebilir, ancak devlet dinden tamamen ayrılmamıştır ve Kiliselerle bir kısım ilişkilerini devam ettirmektedir. Gerçekte, devletin temeli dine dayanmasa da temel kanunun girişinde, Anayasanın  Alman halkının "Allah  indinde ve insanlar indinde" "sorumluluk" bilincine göre hazırlandığı açıkça belirtilir. Dört eyalet(Bade-Wurtemberg, Bavière,Rhénanie du Nord-Westphalie, Rhénanie-Palatinat) kendi Anayasa mukaddimelerinde benzer ifadeleri zikretmektedirler. Federal Cumhuriyetin Başkanının göreve başlama yemini "Allah bana yardım etsin"le biter. Rhénanie-Palatinat bölgesinin Anayasa mahkemesi üyelerinin ifade ettikleri yemin şöyle başlar: "Her şeyi bilen büyük Allah önünde yemin ederim..." Aynı şekilde Hambourg, Basse-Saxe, Rhénanie du Nord-Westphalie, Rhénanie-Palatinat, Sarre et Schleswing-Holstein bölgelerinde yapılan yeminlerde, dînî  bir söz eşlik edebiliyor. Nihayet, Bade-Wurtemberg,  Bavière, Rhénanie du Nord-Westphalie, Rhénanie-Palatinat ve Sarre eyaletlerinde gençliğin eğitim amaçları arasında Allah korkusu ve gelecek aşkı yer almıştır.[26]

                Almanya’nın siyasi-yönetim örgütü bu ülkede Kiliselerin statüsü için önemli bir esastır. Gerçekte bu statü  hukukî iki parametreye dayanır:

                - (Federal düzeyde) Temel anayasa;

                -Bölgelerin dini çoğunluğuna göre devlet/kilise ilişkileri yönünden değişen Eyalet Anayasaları.

                Temel Anayasa Kiliselere "gerek dernekler gerekse kamu hukuku birlikleri" yasasına göre oluşum imkanı veriyor(F. Mesner, 1991). Bu Anayasa, "Devlet Kilisesini" tanımayıp, devletle Kilisenin ayrılmasına bağlı olan ve Weimar Cumhuriyetinin anayasasının 136, 137, 138, 139 ve 141. maddelerini tamamlayarak Din ve vicdan hürriyetini kuvvetlendiriyor (madde 4). Dört eyalete gelince, Anayasalarından fazla olarak, Kiliselerle antlaşma ve konkordota  uygulamasına sahipler. Bu açıdan Katolik Kiliselerinin hukukî durumları her zaman Vatikan ve Hitler tarafından 1933´te imzalanan Reichskonkordat  tarafından düzenlenmiştir.[27] 

                Kiliseler ve ibadet yerleri serbest bir şekilde istedikleri gibi örgütlenebilir ve birleşebilirler. Kendi işlerini bağımsız bir şekilde düzenleyebilir ve yönetebilirler. Medenî hukukun genel hükümlerine göre hukukî hakları vardır. Eğer önceden kamu hukuku örgütü vasfına sahipseler bu aynen devam etmektedir. Eğer bu vasıfları yoksa buna sahip olabilirler (Müslüman toplumu ilgilendiren bu konuyla ilgili net bir durum olmayıp, görüşmeler devam etmektedir).

                Kiliseler vergi toplayabilirler. Weimar Cumhuriyet Anayasasından  kalan ve geçerliliğini koruyan 137/6 maddeye göre Kiliseler devlet yardımıyla vergi koyma hakkına sahiptirler. Bu hak Kiliselerle imzalanan sözleşmelerde garanti edilmektedir. Kilise vergisi bunların esas kaynağını oluşturur. 1991´de 7.619.144.000 DM. Protestanlık için ve 7.610.888.000 DM. katolik piskoposluk için vergi toplanmıştır(Statistisches Jabrbuch  1992 für die BRD, 1992). Bu vergi bütün derneklerin kendi üyelerinden aldığı aidatla karıştırılmamalıdır (Campenhausen, 1973).Buna, devletin Kilise binalarının bakım ve onarımı, büyük toplantıların düzenlenmesi (Kirchentag, Katolikentag), bazı (toplum sağlığı ve eğitim yardımı...) sosyal karakterli işleri yerine getirmek için(F. Hartweg, 1982.) mecburi ve  gönüllü yardımlar da ayrıca ilave edilmelidir[28]. Bu hakların, garantilerin, finans kaynaklarının ve araçların   tümü, Kiliseleri Almanya´da ekonomik bir güç yapmaktadır. Kiliseler iş sağlama konusunda devletten sonra ikinci sırada geliyorlar. Bunların aktiviteleri genelde sosyal yardım ve uluslararası yardımdır. Burada aynı zamanda, özellikle Katolik dünya nezdinde ve Kiliselerin Ekümenik  toplantılarında, Protestanlar için, uluslar arası düzeyde bir güç oluşuyor. 

                Almanya´da  devletten sonra ikinci müessese olan Kiliseler iş veren sektör olarak  kabul edilmektedir. 137/3. madde bunlara "otonomi" vermektedir: " Her Kilise veya din, kendi işlerini bağımsız olarak düzenler ve yönetir".[29]  Şu halde, bu hukukî şartlarda Kiliseler, teorik olarak bütün iş arkadaşlarının iştirak ettiği Hıristiyan topluluğa hizmet etme ideali olan,  dînî  bir firma olarak ortaya çıkmaktadır.        

                Anayasanın 7/3 maddesine göre "din eğitimi"  devlet okullarında  devamlı verilen bir derstir. Bu ders devletin denetim hakkı saklı kalmak kaydıyla farklı dinlerin kendi prensiplerine uygun olarak verilir. Hiç bir öğretmen kendi   iradesi dışında bir din dersini vermeye zorlanamaz.[30] Söz konusu din eğitiminin kapsam ve amaçları, uygulamaya konulmadan önce Eyaletlerin Bakanlıkları tarafından onaylanmış olsa da, Kilise otoriteleri tarafından belirlenmektedir.[31]

                Görüldüğü gibi Almanya´da ülkenin kendi içinde bulunduğu şartlara göre uygulanan lâiklik problem olmadığı gibi, Alman toplumunun dinî, sosyal çalkantılarını önleyecek şekilde, din ve devlet otoritelerinin halkın inanç ve isteklerini dikkate alarak şekillendirdiği bir uygulama söz konusudur.

                Hollanda´daki dinî durum, Almanya´da olduğu gibi Katoliklik ve Protestanlık(Kalvinist)´ın çoğunlukta  olmasına rağmen din devlet ilişkileri farklıdır.[32] Söz konusu ülkede 18. yy´a kadar Kalvinizm resmî devlet dini idi. Fransız İhtilâlinden sonra, Fransız ordularının baskısı ile 1798´de Devlet Kilisesi(Kalvinist) kaldırılıyor ve dinle devlet ayrılıyor. Fransız işgali döneminin sonunda devlet,  tanınan bütün dinlerin görevlilerinin maaşlarını ödemeye karar veriyor. 1848 Anayasasının 8. bölümünde "Din" başlığı altında din devlet ilişkileri belirleniyor. 1983´de yapılan revizyonda bu bölüm hiç bir tartışma ve muhalefet olmaksızın tamamen kaldırılıyor. Anayasa sadece din hürriyetini ifade ediyor; Bundan böyle:"Herkes dinini ve inançlarını ferdî veya kolektif olarak serbestçe yaşama hakkına sahiptir"(madde. 6).[33] Almanya´da olduğu gibi devlet kiliselerden vergi almamaktadır.  Devlet önceden temel Hıristiyan mezhepler(Yeni Katolikler, ve eski Katolikler)´in görevlilerine  maaş ve lojman, eğitim ve yönetim konusunda yardımda bulunuyordu. Fakat, uzun görüşmelerden sonra devletle Kiliseler götürü olarak senelik 250 milyon Florin´de anlaştılar ve Parlamento bu anlaşmayı 1982´de onayladı. Kiliseler bu parayı ilgililere dağıtacak bir kuruluş oluşturdular. Diğer yandan gönüllü bağışlardan da faydalanabilmektedirler.  Kiliseler bu duruma göre finansal açıdan devletten bağımsız görünmektedirler. Diğer yandan, Hollanda devleti İlahiyat Fakültelerinin giderlerini karşılamakta, sosyal ve sağlık alanında hizmet veren dinî kuruluşlara yardımda bulunmakta ve Kilise yapımlarında % 20´den 25´e varan katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca Vatikan ile diplomatik ilişkilerde bulunmaktadır.[34]

                Hollanda´da Kilise ile devlet ayrılmış olsa da toplumda aktif bir şekilde fonksiyonlarını (sadece dinî değil)icra ettiklerinden, dolaylı da olsa devletle bir ilişkiye girip yardımlardan istifade etmektedirler. Knut WALF´a göre "hiç bir Avrupa Topluluğu ülkesinde Hollanda´da olduğu kadar Kiliseler sosyal ve politik  hayatta etkili değildir".[35] Söz konusu Kiliseler siyasi partilerine, sendikalarına, yardım kuruluşlarına, hastanelerine, sosyo-kültürel derneklerine, basım ev(günlük gazete, haftalık ve aylık dergi)lerine, radyo ve televizyonlarına, okul ve (Amsterdam´da Protestan, Nimègue´de Katolik)üniversitelerine sahiptirler.

                Eğitim özgürlüğü Anayasanın 23/2 maddesine göre serbest olup, devlet özel ilköğretimi tamamen finanse etmekte özel lise ve üniversiteye (Protestan ve Katolikler dahil) katkıda bulunmaktadır. 

                Belçika´ya gelince; devlet dinlere karşı tarafsızdır. Sivil iktidar hiç bir kilise vesayetine boyun eğmez. Tersine, dinlerin içişlerine ve doktrinel problemlerine karışmayı yasaklar. Şu halde din hürriyeti çok geniştir: Bu 1831 Anayasası tarafından Belçikalılara garanti edilen temel haklardandır. Bu Anayasanın 14. maddesi sadece din hürriyetini değil, bunların dînî emirlerinin"yerine getirilmesini"  ve "ifade hürriyetini" garanti eder.[36] Dinî pratikleri engelleyici her şeyi yasaklar ve din adamlarının tayinlerinde hiç bir müdahelede bulunmaz.

                Bununla beraber halkın % 70´inin mensup olduğu Katolik Kilise ile devletin sıkı ve önemli bağları vardır. Devlet din olarak tanıdığı tüm din adamlarının aylık ve giderlerini karşılar. Belçika monarşisi ve devleti Katolik özelliğini korumaktadır.. Örneğin, millî  bayramlar ve hanedan kutlamaları gibi törenler Katolik adetlerine göredir. Bu esnada Belçika´nın tüm Katedrallerinde Te deum  duyulur, oluşturulan törene davetli gruplar iştirak ederler ve ordu mensupları devlet otoritelerine iyi dileklerini sunarlar.[37] Şu halde Katoliklik toplumun bir çimentosu gibi ve  % 70 (Flamanlarda % 80) Belçikalılar arasında  sosyal bağın sağlayıcısı olduğundan tamamen kabul gören bir din" gibi görünüyor.

                Kamu okullarında tarafsız "Din eğitimi" verilmektedir. Bunun dışında, devletçe tanınan dinlerin ve dinî olmayan ahlâk derslerinin seçimi serbesttir. Bütün öğrencilerin din ve ahlâk dersi alma hakları vardır. Din dersleri farklı dinlerin ilgili görevlileri tarafından verilir.

                Netice olarak Belçika´da lâik sistem içinde dinî çoğulculuğun hakim olduğunu, Katolikliğe mensup olanların  diğerlerine nazaran daha fazla olması ve devlet erkânı ile ilişkisinin kuvvetli olmasına rağmen, gerek din-devlet ilişkilerinde, gerekse farklı din mensupları arasında bir kargaşanın yaşanmadığını müşahede ediyoruz.

                Luxembourg 1992´de yapılan sayımlara göre % 29´u yabancılardan oluşan 400.000 nüfusa sahiptir. Eğer her hangi bir dine mensubiyet konusundaki verilerin toplandığı son tarih olan 1970 sayımlarına ve M. Alexis Pauly tarafından düzenlenen bilgilere müracaat edilirse halkın % 90´ı Katolik, 4000 kişi Protestan,  4000 kişi dinsiz, 2000 kişi farklı gruplara mensup, 700 kişi Yahudidir.[38] Luxembourg 1795-1814 yılları arasında Fransa´ya bağlandığı dönemde 1801 Konkordasına bağlı kalıyor.  Bundan dolayı  Katolik Kilise ile devlet arasında oldukça yakın ilişkiler devam etmiştir.[39] 1868 tarihli mevcut Anayasanın 22. maddesine göre devlet din görevlisi ve bağlı oldukları Piskoposlar´ın atanmasına müdahele etmektedir. 30 Nisan 1981 tarihli kanun gereğince Piskoposluk kamu hukuku tüzel kişiliğine sahip olup, bu durum ona vergi yönünden bir imkân tanımaktadır. 1842´de açılan Papaz okulu tüzel kişiliğe sahiptir ve devlet müdür ve  öğretmenlerini tayin eder. Aynı zamanda Anayasanın 106. maddesine göre Katolik, Protestan ve Yahudi, bütün dinlerin yöneticilerinin maaş ve lojman ihtiyaçlarını karşılar. Bu finansal karşılama, Katolik Kiliselerin Piskopos´undan Çancı´sına kadar tümünü kapsar.

                Din eğitimi kamu okullarında verilmektedir. 1912 tarihli bir kanuna göre ilköğretim okulları Katolik Kilisenin kontrolündedir. 1968´den beri Lise öğrencileri ister Hıristiyan doktrini, isterlerse lâik ahlak dersi alırlar veya her ikisini de almazlar. 1982 tarihli kanun devletle özel eğitim arasındaki ilişkiyi belirliyor. Bu kanuna göre özel okullar programları ve  öğretmenleri için hazırlanan  bir denklikle  devlet okulu ile sözleşmeli bir sisteme geçebilirler ve böylece devletten yeterince maddî yardım alabilirler.

                Görüldüğü gibi Luxembourg devleti, eğitimde ve sosyal hayatta  Katolik Kilisenin ahlâkî desteğinden faydalanarak Kiliseyle özel irtibatını Konkordota çerçevesinde devam ettirmekte ve onu maddî olarak desteklemektedir. Ayrıca bu ülkede  Katolik Kilisenin özel bir yere sahip olduğunu belirtmekte yarar vardır.

                Güney Avrupa´da bulunan, Katolikliğin geleneksel olarak hakim olduğu Latin ülkelerinden Portekiz[40], İspanya[41] ve İtalya[42]´nın din devlet ayrılığını tam gerçekleştirecek şekilde lâikliğe yöneldikleri müşahede edilmekle beraber, bu ülkelerde Katolikliğin diğer dinlere göre hâlâ avantajlı olduğu söylenmeden geçilemez.

                Biz burada okuyucuyu daha fazla sıkmamak için ilgili ülkelerin din devlet ilişkilerine dair bilgileri bulabilecekleri kaynakları gösterdikten sonra, özellikle Türkiye´nin Tanzimattan beri etkilenerek din devlet ilişkilerinde örnek aldığı Fransa´nın lâiklik uygulamasına  değinmek istiyoruz. 

                Fransa´da III. Cumhuriyetle ilan edilen dinle devletin ayrılığı,  Fransız Devriminin akabinde Kilisey´le yapılan ve lâikliğin ilk adımı olarak kabul edilen 1801 konkordota(anlaşma)sıyla başlayıp, ikinci adımı oluşturan 1 Temmuz 1901 dernekler yasası ve 1801 konkordotasını kaldıran 9 Aralık 1905 yasasıyla resmen onaylanıyor ve bundan böyle devletin ne resmî dini ne de ayrıcalıklı dini olduğu beyan ediliyor.[43]

                Bu yasaya bağlı olarak, Katoliklik ayrıcalıklı din olmaktan çıkıyor ve devletin dinlere karşı (Katolik, Protestan[44], Yahudilik ve İslam) eşit davranması  ilkesi benimseniyor. Ancak Katolikliğin tarihi ve kültürel bir ağırlığa sahip olmasının  yanında,  halkın çoğunluğunun Katolik olmasından  dolayı, politik tercihlerin de öne çıkmasıyla, Katolikliğin tesiri her alanda sezilebiliyor. Buna karşılık Protestanlık ve Yahudiliğin de daha zayıf bir şekilde örgütlendiğini söylemek zor olurken, müslümanların  çok iyi örgütlendiklerini söyleyemeyiz.[45]

                Fransız lâikliğinin en önemli hukukî dayanağı, devletle kiliselerin birbirinden ayrılması ile ilgili kanun ve bundan doğan hukuktur. Bu hukuk vicdan hürriyetini sağlıyor ve dinlerin serbestçe yaşanmasını garanti ediyor(madde 1). Şu halde dinin özerkleştirilmesinin sosyolojik  kavramı dînî hayatın ne kolektif olarak yerine getirilmesinin yokluğunu, ne de (genel dînî amaçlı örgütleri ifade eden) Kiliseleri bir tür "özel kulüb" durumuna indirgemeyi ifade ediyor. Aksine (madde 25´e göre)dinlerin ayinleri kamusaldır ve (dînî tören  vb.) dışarıda yapılan gösterilere kamu idaresi kanununa uygun olarak izin edilmiştir.[46]

                Fransa´da lâiklik hemen bir  anda yerleşmeyip iki evre geçiriyor: Birinci  evrede 1905 kanunuyla Kilise "devlet ayrılığını" düzenleyen yasamaya değin lâiklik, ikinci´de 1946 ve 1958 Anayasalarında yer alan ve devletin dinler karşısında "tarafsızlığı ve din hürriyetini" içeren lâiklik. Biz burada bunların içeriğini incelemeden, Fransa devletinin Anayasasında yer alan lâikliğin Fransa´nın tümünde, gerek devletin iç ve dış politikalarına binaen, gerekse tarihî  ve güncel olarak yaşanan bir takım süreçlerden dolayı her zaman tam olarak uygulanmadığının altını çizmek istiyoruz.

                Bu konuyla ilgili olarak ilginç örnek Almanya sınırında bulunan Alsace-Moselle bölgesinde uygulanan rejimdir. Söz konusu bölge Fransa´da okulların lâikleştirilmesi ve devletle Kilisenin ayrılması esnasında (1871-1918) Almanya´nın yönetiminde olduğundan Konkordota(Kiliseyle devlet arasında yapılan anlaşma) ve 1802 kanununun maddeleri korunmuş ve 1918´de Fransa tarafından tekrar geri alındığında bu durum aynen muhafaza edilmiştir.[47] 1924´de sol´un  iktidara gelmesiyle Herriot hükümeti burada lâik kanunları ve dinle devlet ayrılığını uygulamak istese de karşılaşılan güçlükler karşısında "dinî cemaat ve dinleri" içeren kanun 1 Haziran 1924 kanunuyla muhafaza edilmiştir. 1956-1957´de Guy MOLLET hükümeti ile Vatikan  tarafından hazırlanan bir proje bu rejimin kaldırılmasını öngörüyordu. Fakat yapılan gösteri ve muhalefet ve özellikle Strasboug  Başpiskoposu Mgr. WEBER´in istifa tehdidi karşısında projeden vazgeçilmiştir.[48] Devlet tarafından tanınan Katolik, Lutherci, Reformcu mezhep ve Yahudi  dinlerinin durumlarında bir değişiklik olmamıştır. Bu dinler ve bunların bir kısım  müesseseleri, bugün kamu kurumu özelliğine sahiptirler. Bunlardan Katoliklerin, Starsbourg, Metz şehirlerinin  Piskopos  ve yardımcılarını Vatikan´la görüştükten sonra, ve Lutherci Kiliselerin denetleyicilerini ve idarecilerinin üç üyesini  Cumhurbaşkanı tayin eder. Diğerleri hükümetin onayıyla atanır. Devlet tarafından tanınmayan dinler, 1958 Anayasasının 2. maddesinde belirtilen "din ve inanç özgürlüğü"nden faydalanarak örgütlenirler.[49] Bu bölgedeki uygulama devletin tanıdığı dinlerin görevlilerine maaş vermeyi ve dolayısıyla kontrol etmeyi de gerektiriyor.  Dinle devletin ayrılmadığı bu durumda lâikliğin uygulandığı söylenemez. Aynı şekilde sözkonusu bölgede yine tarihî ve konjonktürel sebeblerden dolayı lâiklik eğitimde uygulanmaz. Önceden zikrettiğimiz dört dinin "din eğitim ve öğretimleri" ilköğretim kurumları ve liselerde devam etmektedir. Buralarda ders verenler  ilgili dinlerin mensubu olup, devletten maaş alırlar. Liselerde din eğitimi mecburîdir. Strasbourg´da (XVI. yy´da kurulan Protestan ve 1902´de Vatikan ile Alman Hükümetinin anlaşmasıyla kurulan Katolik) iki İlahiyat Fakültesi Starsbourg-II Üniversitesine bağlı olarak öğretimine devam etmektedir. Bunların öğretim üyeleri Fransa devleti tarafından tayin edilmekte ve Katolik İlahiyat için Vatikan´ın olur´u alınmaktadır. Diğer yandan 1969´da kurulan Metz Üniversitesine bağlı bulunan "Dinî Pedagoji Merkezi" Vatikan ile Fransa arasında, 25 Mayıs 1974 tarihli yapılan anlaşmanın konusunu teşkil etmektedir. Şu halde, ilk okuldan Üniversiteye kadar lâik bir Cumhuriyetin çatısı altında din eğitimi, bu bölge yönetimi ile ilgili konkordota´da belirtilmemesine rağmen dinî, tarihî ve sosyolojik sebeplerden dolayı devam etmektedir. Devlet, 1946 Anayasasının kendisine vermiş olduğu bir hakla bu eğitim sistemini ortadan kaldırma gibi bir kanun kuvvetine sahip olmasına rağmen, gösterilen tepki ve muhalefetten dolayı ciddî bir şekilde bu uygulamayı kaldırmak istememiştir. Bu da gösteriyor ki Fransa devleti burada lâiklik uygulamasını tepeden inme şeklinde ya da dışarıdan müdahele ile değil de, toplumun isteğiyle gerçekleşmesini istemektedir. 1918´den bu yana hiç bir değişikliğin yapılmadığı, ya da yapılamadığı bu bölgede devletin  yüce menfaatleri -ki, o mevcut halkın huzur ve güven içersinde devlete bağlı kalmasını sağlamaktır-, lâiklik prensibinden önce gelmektedir.

                Gerçekte, Fransa´da devletin yüce menfaatleri önde tutularak, lâiklik uygulaması zaman zaman esneklik göstermiştir. Bunun en canlı örneği Paris Camii´nin yapımında görülmektedir. Birinci dünya savaşının ertesinde Fransızlar bir yandan savaş esnasında Fransa için savaşan ve yaklaşık yüzbin(100.000) ölü veren müslüman askerlere  iyi görünmek, diğer yandan sömürgecilik politikasını kuvvetlendirmek ve yakın-Doğu, Kuzey ve Batı Afrika müslümanlarının desteklerini almak maksadıyla,  Paris´te, bünyesinde cami de bulunan bir İslam Enstitüsü kurmak için bir proje hazırlıyorlar. Millet Meclisine sunulan bu proje kabul görüp onaylanıyor.  "Société des Habous et Lieux saints de l´Islam"adlı vakfa bu Enstitünün kurulması için beş yüz bin(500.000) franklık kredi açılıyor ve 19 Ağustos 1920´de resmen ilan ediliyor.[50] Bunun yanında Paris Belediyesi bu cami ve külliyesi için altı bin (6000) m2 arsa alımına bir milyon altıyüz yirmi bin(1 620 000 )frank yardımda bulunuyor. Bu olayda devlet ve Paris Belediyesi dinî bir kuruma finansal destekte bulunarak lâiklik ilkesini uygulamamıştır. Görüldüğü gibi, içerde lâiklik açısından çeşitli tepkiler almasına rağmen, Birinci dünya savaşına bağlı dış politika ve sömürge ülkeleri ile olan münasebetlerin devamı açısından önemli görüldüğünden  Fransa devleti dış politikasını içerde kabul ettiği lâikliğin önüne geçirmekten çekinmiyor ve dış politikanın menfaatine iç politikayı ikinci dereceye indirebiliyor.

                Fransa´da lâik devlet dinî bir takım ihtiyaçları ihmal etmiyor.  Liselerde, kolejlerde, Hastane ve Hapishanelerde[51] ve Orduda[52] ruhsal arınma için bir mekan(Aumônerie) ve din adamı(Aumônier) bulundurulmasına  izin verip bizzat organize etmektedir. Devlet din otoriteleri ile ortaklaşa olarak farklı şekillerde söz konusu lise ve Kolejlerde, Millî Eğitim Müdürü ve Bölgenin dinî otoritesi ile belirledikleri din adamını velilerin ödediği ücretle; Hastanelerde Din yetkilisinin önerisi ile  Hastane Baştabibi tarafından  bir iş akdi ile görevlendirilip ücretleri halktan toplanarak; Hapishanelerde Adalet Bakanlığı ve yine Din otoritesinin müracaatı ile görevlendirilip, Cezaevlerinin dışarıdan görevli personeli kabul edilerek, devletin sigortasından faydalanıp götürü bir ücretle; Orduda üst düzeyde Katolik görevliler, Vatikan ve Savunma Bakanlığı ile ortaklaşa atanır. Orduda üç çeşit görevli vardır: Birincisi Savunma Bakanlığı tarafından atanıp Ordu disiplinine uyan ve bir ücret alan, ikincisi kontratlı olarak çalışan sivil din adamı ve nihayet Savunma Bakanlığınca görevlendirilen gönüllüler.   

                Bu  uygulamalar gösteriyor ki devlet din hürriyetini sağlamak için lâikliğe sınır çizebilmektedir. Diğer yandan din-devlet ayrılığı Kiliselerle ya da Vatikan´la yapılacak anlaşmalara mani olmamaktadır.

                Görüldüğü gibi Avrupa ülkelerinde lâiklik evrensel olmayıp, ülkeden ülkeye uygulamaları farklılaşan göreceli bir kavramdır. Söz konusu ülkelerin her birinde lâiklik onların tarihî süreç, dînî ve toplumsal yapılarına göre şekillenmiştir. Oysa ülkemizde din devlet ilişkileri konusunda değişim süreci içinde tabandan gelen dînî ve toplumsal yapımıza uygun bir anlayış geliştirilemediğinden Batı(özellikle Fransa) örnek alınmış, bununla birlikte bu ülkenin lâiklik anlayışı bile uygulanamayıp, toplumun benimseyerek, özümseyerek kabullenebileceği bir yapı da ortaya çıkmadığından, gerek kavram yönünden, gerekse uygulama açısından kaos ve kargaşa devam etmektedir. İşte bu noktada hem etkili ve yetkili olanlarımızın, hem de müslüman halkımızın sağ duyulu olup gerçeklere kulak vermesi, ifrat ve tefriti terkedip itidal noktasına gelmeleri ülkemiz ve milletimizin geleceği ve yücelmesi açısından çok önemlidir.

                Bize göre problem iki noktada yoğunlaşmaktadır: Birincisi İslam´da lâiklik  olmadığı düşüncesinden hareketle devletin bununla ilgili yaptığı tüm uygulamalara karşı çıkmak, ikincisi  devletin ya da onun adına hareket ettiğini söyleyenlerin lâikliğe karşı gösterilen tepkilerin ortaya çıkardığı endişelerle dine,  dînî kurumlara ve toplumun birer bireyi olarak dindarlara karşı belirleyici davranışlarındadır. Başka bir deyişle Türkiye´de problem, lâikliği ideolojik olarak lâikçiliğe çevirip bunu bir devlet politikası  haline getirerek Batılı anlamıyla dine tarafsız, ferdin dînî tercih ve yaşamına  saygılı bir lâiklik anlayışına geçit verilmemesinden kaynaklanmaktadır. Oysa bu anlayış lâikliği bir ideoloji haline getirip bir nevi dine dönüştürmekte ve lâiklik, kendisine tâbî olunması gereken bir tabu hâline gelmektedir. Esas görevi devlet ve fertleri kendi hallerine bırakıp tabulardan kurtarmak olan bir anlayışın kendisi tabu olursa onunla nasıl din hürriyeti sağlanır? Bu durumda önce onu lâikleştirmek gerekmez mi? 

                 Aslında Türkiye´de ne devletin yönetim şekli, ne dinin  devlet bünyesinde yer alması konusunda İslâm açısından problem olmadığı gibi devlet açısından da olmadığı Cumhuriyetin başlangıcından beri ortadadır. Problem olarak  önümüze gelen şey devletin dine ne ölçüde yaklaşım içinde olacağını belirlemede doğan aksaklıklar ve buna karşılık  din adına hareket ettiğini söyleyenlerin dini siyasallaştırmalarıdır.

                Din adına hareket edenler dünyada değişen, yenilenen paradigma ve epistemolojilere göre olması gereken dönüşümü sağlayamadıklarından tarihsel süreç içersinde oluşan geleneğin malümatlarıyla söylemlerini düzenlemekte ve maalesef tarih-dışı kalmaktadırlar. Bu durum, dini, mevcut tarihi oluşuma karşı bir konuma itmekte ve haliyle bilgi gücü olmadığından siyasete (siyaset te ona) yaslanmaktadır. Ülkemizde din-devlet, din siyaset ilişkilerini düzenleyen laikliğin bir temele oturtulamamasında hem laiklik hem din üzerine gerçekleştiremediğimiz, genişletip, derinleştiremediğimiz entelektüel yetersizliklerimiz vardır. Daha da kötüsü bunları tartışılamazların içine hapsetmişizdir. Toplum ve Devlet  olarak geleceğimizin sağlam temeller üzerine kurulması ve geliştirilmesi, ister dini bağlamda isterse laiklik bağlamında olsun, geçmişi en iyi bir şekilde aydınlatmaya ve günümüzü anlamaya bağlıdır. Bunu yerine getirmekten kaçınmak günümüze kadar yuvarlanıp gelen ve gittikçe büyüyen sorunları daha da artıracaktır. Unutmayalım sorunlar tartıştıkça ve konuşuldukça çözüme kavuşur.



    [1]Şerif MARDİN, "Türkiye´de Din ve Siyaset", İletişim yay., İst. 1993, 3. baskı, s. 240.

    [2] Mohammed ARKOUN,  "Avrupa´da Etik, Din ve Laiklik", Metis yay., İstanbul, 1995, s. 20-21.

    [3]Avrupa´da modern Batı toplumu dünyevîleşme açısından iki farklı yol ve süreç izlemiştir: Fransa gibi Katolik ülkelerde laiklik, Danimarka gibi Protestan ülkelerde Sekülerleşme. Bilgi için bkz. CHAMPION Françoise, "Entre laïcisation et sécularisation"(Laikleşme ve Sekülerleşme Arasında), in le Débat,nov.décembre 1993, no 77,  p.46-72.

    [4] Elinizde bulunan çeviri bu durumu ortay koymaktadır.

    [5] Burada hemen ifade etmek gerekirse Türkiye´de Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar uzanan dönem içinde temeli eğitim ve hukuk alanına dayanan yeniliklerle bir tür "Sekülerleşme" süreci yaşanmıştır.

    [6] Mohammed ARKUON, İslam düşüncesinin 16. yy.’dan beri Batının içine girdiği maceranın dışında kalarak laikleşme üzerine her soruyu “düşünülemez”in içine attığını belirtmektedir. Bkz. “İslami Bir Bakış Açısı İçersinde Pozitivizm ve Gelenek, Kemalizm Olayı(çev. E. Öktem)”, Cogito, S.I, Yaz, 1994, s. 53.

    [7] Tarık Zafer TUNAYA, "Türkiye´de Siyasî Partiler 1859-1952", İstanbul, Arba yay. 1995, s. 586.

    [8] Dinin bugün Batı toplumlarında kendi dini, tarihi, siyasi, sosyal şartları içersinde oluşan laikliğe yol verecek şekilde tartışılarak rejim sorununa yol açmayacak şekilde din-devlet ilişkilerine bir çözüm bulunduğu gibi, İslam ve Türkiye bağlamında bu meselelerin gündemini koruması sorun olduğunu göstermektedir.

    [9] Arkoun’un da belirttiği üzere Avrupa’da oluşan laiklik entelektüel ve kültürel bir harekettir ve bu hareket Avrupa’da eleştirel akıl tarafından kurulmuş yeni bir anlaşılırlılık alanı yaratmıştır. Felsefi olarak eleştirel; belgeler okunduğunda tarihi olarak eleştirel; toplumların tarihini belirleyen antropolojik mekanizmaları anlamak için bakıldığında, antropolojik olarak eleştirel; dinsel, ideolojik, siyasi ya da hukuki, felsefi, teolojik vs., metinler okunduğunda dilsel olarak eleştireldir. Mohammed Arkoun, “Avrupa´da Etik...”, s. 20.

    [10] Türkiye´de Cumhuriyet döneminde dinin örgütlenmesi için bkz. Fazlı ARABACI,"L´Organi- sation religieuse dans la Turquie Republicaine: İslam Officiel et Parallele(Cumhuriyet Döneminde Türkiye´de Dinin Örgütlenmesi: Resmî ve Paralel İslam), Yayınlanmamış doktora tezi, İNALCO, Paris,1996.

    [11] Ferdinand BUISSON, "La foi laïque"(Laik İman), Ed. Hachette, Paris, 1912.

    [12] Maurice Barbier, "Laïcité", Paris, ed. L´harmattan, 1995, s. 9.

    [13] Maurice Barbier, a.g.e., s.86.

    * Ben her zaman, bu sosyo-kültürel olan islamın niteliğinin tartışılması ve düzeyinin yükseltilmesinden yanayım. Bu düzey, eğitim yoluyla yükseldikçe bugün laiklik başta olmak üzere dinle ilgili bir çok tartışmanın beyhude olduğunu da görmüş olacağız.

    [14] Bkz. Elinizdeki çevirinin ilgili bölümleri.

    [15] Harry H. Leonard, "Eglise et Etat en Grande-Bretagne"(İngiltere´de Kilise ve Devlet), in: Concience et Liberté, 32, 2e Semestre, 1986, s. 79-87.

    [16] Bkz. Bernard d´HELLENCOURT “Birleşik Krallıkta Hıristiyan Dünyevîleşmesinin Değişkenlikleri, çevirideki  ilgili böl.

    [17] A.g.b..

    [18] M. Barbier, a.g.e., s. 174.

    [19] Heinz Schmidt´den naklen S.H. BOLAY ve M. TÜRKÖNE,"Din Eğitimi Raporu"Ankara, 1995. s.50.

    [20]Jorgen STENBAECK, "Eglise et Etat au Danemark"(Danimarka´da Kilise ve Devlet), in: Conscience et Liberté, 32.2e Semestre, s. 44-45.

    [21] Georges C. VLACHOS,"Eglise et Etat en Grèce"(Yunanistan´da Kilise ve Devlet), in: a.g.d.., 32.2e Semestre, s. 88-98.

    [22] Bkz.Vasilios N. Makrides, "Yunanistan´da Gelenekle Modernite Arasında Gerilim, Çeviride ilgili böl.

    [23]Jean BAUBEROT,a.g.e., s. 97.

    [24] Astérios ARGYRIOU, "Orthodoxie et école, le modèle Grec"(Ortodoksluk ve Okul, Yunan Modeli), Le Supplément, 181, Juillet 1992, s. 39-51.

    [25] Dietrich PIRSON, "Eglise et Etat en République Fédérale d"Allemagne"(Federal Almanya´da Kilise ve Devlet), in: Conscience et Liberté, 32.2e Semestre, s. 25-33.

    [26] Bkz. Jean Martin OUEDRAOGO,  “Almanya´da Kilise ve Devlet: Dünyevîleşmiş Bir Toplumun  Zor Lâikliği, çeviride ilgili böl. 

    [27] Jean BAUBEROT, a.g.e., s. 21.

    [28] Jean Martin OUEDRAOGO, a.g.b.

    [29] Jean Martin OUEDRAOGO, a.g.b.

    [30]Ulrich HEMEL, "L´enseignement religieux dans les écoles publiques en Allemagne. Avant-garde culturelle ou anachronisme?"(Almanya´da Kamu Okullarında Din Eğitimi. Kültürel Öncülük ya da Çağdışılık), Etudes, Avril, 1989, s. 541-554.

    [31] Jean Martin OUEDRAOGO, a.g.b.

    [32] Knut WALF, "Eglise et Etat aux Pays-Bas"(Hollanda´da Kilise ve Devlet), in: Conscience et Liberté, 32.2e Semestre, s. 123-131.

    [33] Maurice Barbier, a.g.e., s. 182.

    [34] A.g.e., 183.

    [35] Knut WALF, a.g.e., s. 126.

    [36] Rik TORFS, "Eglise et Etat en Belgique"(Belçika´da Kilise ve Devlet), in: Conscience et Liberté, 32.2e Semestre, s. 34-43. Ayrıca bkz. Jean-Paul Martin, "Belçika: Lâik Dindar Çatışmasından Kurumsal Çoğulculuğa), çevirinin ilgili böl. ve Robert HAMAIDE, "L´affirmation de la laïcité en Belgique"(Belçika´da Lâikliği Kesinleştirme) in: Hervé HASQUIN (dir.), Histoire de la laïcité principalement en Belgique et en France" (Belçika ve Fransa´da Lâikliğin Tarihi), Bruxelles, 2e éd., 1981, s. 257-273.

    [37]Jean-Paul Martin,  a.g.e., s. 35.

    [38]Francis MESNER, "Luxembourg´da Dinlerin Durumlarının Gelişmesi, çev. İlgili böl.

    [39] Alexis PAULY, "Eglise et Etat dans la Grand-Duché de Luxembourg, modèl concordataire original"(Luxembourg Dükâlığında Kilise ve Devlet, Özgün bir Konkordota Modeli),in: Conscience et Liberté, 32, 2e Semestre, 1986, s. 114-122.

    [40] Jorge MIRANDA, "Eglise et Etat au Portugal"(Portekiz´de Kilise ve Devlet),  a.g.e., s. 132-143.

    [41] Daniel BASTERRA, "Eglise et Etat en Espagne"(İspanya´da Kilise ve Devlet),  a.g.e., s. 56-64.

    [42] Charles LUCET, "Les relations de l´Eglise et de l´Etat en Italie"(İtalya´da Din devlet İlişkileri),  a.g.e., s. 104-113.

    [43] Madde 1: "La République assure la liberté de conscience. Elle garantit le libre exercice des cultes sous les seuls restrictions édictées ci-après dans l´intérêt public"(Cumhuriyet vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Kamuoyu yararına sadece bundan sonra yayınlanan kısıtla-malar altında dinlerin serbest  uygulamalarını garanti eder). 

    Madde 4: "La République ne reconnait, ne salarie, ne subventionne aucun culte. En conséquen- ce, à partir du 1er janvier qui suivra  la promulgation de la présente loi, seront supprimés des budgets de l´Etat, des départements ou des communes, toutes dépenses relative à l´exercice des cultes"(Cumhuriyet hiç bir dini ne tanır, ne görevli maaşlarını verir ne de yardım eder. Şu hal de işbu kanunun yayınlanmasını takib edecek 1 Ocaktan itibaren dinlerin faaliyetlerine iliş- kin tüm harcamalar devlet, il, ilçe bütçelerinden kaldırılmış olacaktır),Jean-Paul BURDY ve Jean MARCOU, "Textes officiels français sur la laïcité",in: CEMOTI, n° 19, 0cak-Haziran 1995, s. 303. 

    [44]Katoliklik ve Protestanlık bize göre Hıristiyanlığın birer mezhebi olmasına rağmen Avrupa´da müstakil bir din gibi muamele görmektedir.

    [45] Bu konu için bkz., Dr.Fazlı ARABACI, "Fransa´da Müslüman Toplumun Örgütlenmesi ve Türk-İslam Kültürünün Muhafazasında Cami ve Derneklerin Fonksiyonu",Diyanet İlmî Dergi, Temmuz-Ağustos-Eylül 1997, C.33, Sayı:3, s.87-106.

    [46] Jean BAUBEROT,"La France, République laïque"(Fransa, Lâik Cumhuriyet): Jean BAUBEROT (dir.)"Religions et Laïcité dans l´Europe des Douze"(Avrupa Topluluğu Ülkelerinde Dinler ve Lâiklik), a.g.e., s.62.

    [47] Marie ZIMMERMANN,"L´application actuelle des articles organique du culte en Alsace et en Moselle"(Alsace ve Moselle´de Dinî Organik Maddelerin Güncel Olarak Uygulanması),in:Jean SCHLICK(dir.) "Eglises et Etat en Alsace et en Moselle. Changement ou fixité?"(Alsace ve Moselle´de Kilise ve Devlet. Değişim mi yoksa Değişmezlik mi?),Strasbourg, CERDIC-Publications, 1979; Jean SCHLICK,"Eglises et Etat en Alsace et en Moselle"(Alsace ve Moselle´de Kilise ve Devlet),in: Conscience et Liberté, 32.2e Semestre 1986, s. 73-78. 

    [48] Robert LECOURT, "Entre l´Eglise et l´Etat. Concorde sans concordat(1952-1957)"(Devlet´le Kilise Arasında. Konkorda´sız Anlaşma), Paris, Hachette, 1978, s. 167-173.

    [49]Maurice Barbier,  a.g.e., s. 93.

    [50] "Journal Officiel", Lois et décrets, 21 ağustos 1920, s. 12 287.

    [51] 1905 kanununun 2. maddesine göre.

    [52] 1 haziran 1964 ve 2 Ocak 1978ede çıkarılan yönergeyle. Detay için bkz., Jacques ROBERT, "La liberté religieuse et le regime des cultes"(Din Hürriyeti ve İbadet Yerleri Yönetimi), Paris, P.U.F., 1977, s. 137-159.